Tanrıyı İstismar Etmek ya da İstismara Uğramış Gerçek veya Gerçek İstismar Tanrıları

Burak Çelik

İnsanın varoluşsal hesaplaşmalarındaki yegâne başkarakterin Tanrı olduğunu söyleyebilirim. İnsan kendi varlığının kaynağını ispatlamak için zaman zaman “şeyleri” varlar ya da yoklar. Buna varlayarak ya da yoklayarak ispat diyebilirim. Bu ispatlamadan payını alan Tanrı’nın da aşkın, içkin ve tanınmaz olması veya eklemlenmesi ve kısıtlanması insanın inancına bağlıdır. Bazı insanlar Tanrı’yı kendi piyesine katarak onunla yüzgöz olmak ister. Bunun tam tersi de söz konusu. Tanrısal mevzulara karşı mesafeli duran insan da aslında Tanrı’yla güreş tutmak ister. Bu güreşin sonucu da kendi benini Tanrı’yı öldürerek ya da yaşatarak gerekçelendirmek isteyen insan tarafından belirlenir. Nietzsche “Tanrıyı öldürdük.” derken nasıl bir ölümden bahsediyordu, ne arıyordu ya da ne istiyordu? Bir filozofun Tanrı’yı öldü kabul etmesi bütün Tanrı anlayışlarını kapsar mıydı? Mesela bir sanatçı için ne ifade etmeli?

Günümüzde, özellikle gençlerin yazdığı metinlerde Tanrı’ya saldırıldığını ya da onun savunulduğunu görmekteyim. Aslında burada şunu ifade etmem gerekir; Tanrı’nın, Gerçek’in ve tanrısızlığın ideolojilerin hizmetine sunulması sonucunda ortaya çıkan metinler kuru alkışların, demagojinin ve “otorite”nin malzemesi olmaktan öteye geçemez. Bu durumda da Tanrı’ya ya da Gerçek’e zarar verilmiş olmaz; fakat okur sahte metinler evrenine itilmiş ve dolayısıyla ötelenmiş olur. Ünlü sosyolog J. Baudrillard’ın ortaya koyduğu hipergerçeklikten hareketle diyebilirim ki sahtenin, gerçek olandan daha gerçekçi göründüğü günümüzde edebiyatçılar gerçeğe rağmen ideolojilerden beslenerek dayatmacı eserler peyda ettiler. Peki, bunların topluma pratik bir etkisi oldu mu? Hayır, bunlar sadece safların belirginleşmesinde, kitlelerin kümeleşmesinde ve kavgalaşmada alkış almayı sağladı. Ancak Gerçek, Söz ve dolayısıyla edebiyat kaybetti. Toplumun Tanrı anlayışı değişirken birçok edebiyatçı da algılarını saplandıkları yerden çıkaramadı ve elinde mal kalan tüccar gibi bayat, anlamsız cümlelerini pazarlamaya çalışmaktan vazgeçmedi.

Bana göre bir fikir, karşıtıyla anlam kazanır. Karşıtı olmayan fikrin bir anlamı yoktur. Fikir, çeşitli kombinasyonlarla ortaya çıkmıyorsa, tarafsız bir sorgulamanın sonucu olarak tarafsız bir sorgulatmaya yönlendirmiyorsa edebiyata leke sürüyor demektir. İyi hesaplanmış ihtimaller, tarafsız bir düşünsellik, Gerçek’in Söz ile uyumlu buluşması bizi karşılamıyorsa nasıl bir Tanrıyı kabul ya da ret istenebilir okurdan? Kabul ya da ret istemek demişken, zaten misyonerlik derdi olmayan edebiyatçıların böyle bir isteği de olamaz, olmamalıdır.

“Tanrı’yı ben buldum” veya “Tanrı’nın işi tamam, öldürdüm” gibi tavırları sahte peygamberlik-sahte filozofluk oynamak olarak değerlendiriyorum. Bu tavrın ürettiği eserler istedikleri ortamda, umdukları saygıyı elde ederler belki de fakat bu eserlerin okur ve edebiyat karşısında bir saygınlığı ya da değeri yoktur. Tabi bu umursanacak bir şey olmaktan çıktı. Önemli olan, malzeme ve alkıştır onlara göre. Zaten bunların dışında Tanrı’yla sataşmak çılgınlıktır! Delilik değildir tabi. Tanrı’yı aramak, istemek ya da insanlar tarafından öldürüldüğünü söylemek deliliktir! “Tanrı’dan çok tanrıcı olmak” ahmaklıktır, tahkiki bir inançsızlık yaratmaksa hastalıklı olmaktır.

Olgun eserlerde anlık ereksiyonların ve boşalmaların ufak bir örneğini göremezsiniz. Tanrı’nın ve Gerçek’in popülerliğine yaslanıp ticaret devşirmek ya da kitleleri toplayıp günah çıkarmak olgunluğa ve yeni bir sese erişmek amacı olan edebiyatçıların işi değildir. Bu konuda ateistlerin ya da teistlerin meseleye daha ahlaklı ve adaletli yaklaştığı kanaatindeyim. Avam ateistliğini; yani popüler ateistliği bunun dışında tutuyorum. Hiçbir suyun mahiyeti suyun kaynağı, kaynağının da kaynağı hakkında bilgi vermez. Bu sözden hareketle şu analojiyi yapabilirim; edebiyattaki misyonerler öyle değildir. Her şeyin özünü bilirler, her şey açıktır onlar için, beyinleri dupdurudur.

Edebiyat bu bahsettiklerimden fazlaca etkilenmiş durumda. Gerek kurmacada, gerek şiirde durum hiç iç açıcı değil. Şiirin nasıllığının düşünülmediği, öykü kurmanın, hikâye anlatmanın insan için öneminin kavranmadığı, Tanrı ya da tanrısızlık konusunun istismar edildiği bir edebiyatta gerçek olan şey nedir?

Edebiyatın Tanrı’dan ya da tanrısallıktan soyutlanmasını kastetmiyorum. Zaten böyle bir şey de imkânsızdır bana göre. Klişe metinler okumaktan, yapış yapış cümlelerin tiksinçliğinden, popülerlik uğruna misyonerliğe soyunmuş güruhtan galiba kaçamayacağız. Gerçek’in ve Söz’ün olduğu bir edebiyat ideolojilerden, misyonerlikten ve istismardan kurtulmuştur bana göre. Sonuç olarak edebiyat bir inandırma aracı değildir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir