Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-9: Abdullah Kasay

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Abdullah Kasay, 1987 yılında Konya/Meram’da doğdu. 2008 yılında Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Milli Eğitim Bakanlığı’nda göreve başladı. 2019 yılında Necmettn Erbakan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Felsefesi alanında “Çağdaş Türk Düşüncesinde Gelenekselci Ekol’ün (Tradisyonalizm) Eleştirisi” isimli teziyle yüksek lisansını tamamladı. Halen Konya’da öğretmen olarak görev yapmakta. Çeşitli öykü ve düşünce yazıları farklı edebiyat dergilerinde yayımlanmıştır. 2011 yılından beri yayın hayatına devam eden Mahalle Mektebi Dergisi‘nin yazı işleri müdürlüğünü sürdürüyor. Evli ve Zeynep babası.

Kitap: Perdenin Ötesine Bakmak / Yazarın Sineması (Kolektif)

1.Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Bunun cevabı aslında hayatla göz göze gelişimizin ta kendisi. Bir hatırlama biçimi olarak; bizi biz yapan, karşımıza çıkan her şey bir öyküye dönüşmekte. İnsanın yaşamını biçimlendiren her şey, o anın ya da o zamanın dışına uzanmakta. Bu uzanışlar bize her daim bir kapı aralamakta. Bu kapının ardından bir müzik de çıkabiliyor, çocukluğumuzda burnumuza tüten bir ekmeğin kokusu da. Bazen biz o anları, o tanıklıkları ya geçmişten günümüze çıkarıp getirmek ya da şu anda yaşananları geleceğe işaretlemek için oturup yazıyoruz belki de. Bu sonradan büyülü bir hal alıyor. Yazının, yazmanın şehvetinden ziyade, ortaya çıkan metnin kendisi bir azığa dönüşüyor. En azından benim için öyle. Biriktirmek, çoğaltmak, tabiri caizse sündürmek değil; o anı, o duyguları bir kalıba dökmek gibi. Okumaya başladığımız zamanın kendisi, yazmanın da dolaylı bir ilk adımı. Ama oturup da bunu yazmalıyım dediğim, yani öykü olarak yazmalıyım dediğim anlar; Van’da öğretmenliğimin ilk yıllarında geçen, her şeyin tekdüzeliğinde yaşadığım hâller, olaylar. İlk öykümü de o zaman yazdım. Benim için fotografik yanı olan ama ancak yazmakla saklanabilecek, bir ize dönüşebilecek bir anı oturup yazdım. Sonra o metnin ortaya çıkardığı his, yazarı olarak beni çok etkiledi. Bu hissi tattıktan sonra yazmanın, özelde ise öykünün “kişiyi kendi kılmakla” matuf bir tarafı belirdi benim için. Artık kendimizi, o ortaya çıkanla anmaya başlayacağımız bir histi bu. Anılmak demiyorum zira insan tüm bu uğraşlarından daha büyük bir varlık. Onu tek bir şeyle anlamlandırmak; yani iyiliğini, kötü yanlarını ve insani tüm taraflarını sadece yazdıklarına sıkıştırmak bence o insanla bizim aramıza mesafeler koyuyor. Yani yazıyla uğraşan kim varsa mesela bana da sadece kitaplardan bahis açılsın istemiyorum herhangi bir sohbetimizde. Edebiyat camiasının böyle bir durumu da söz konusu. Siz yazar olarak olduğunuz müddetçe varsınız o dünyanın içinde. Yoksanız, içten bir “nasılsın” sorusundan da mahrum kalıyorsunuz. Dolayısıyla öykü benim için bir hatırlanma biçimi değil en başta. Ya da olmamalı. Bu dünyanın içinde her ne biriktiriyorsa insan, önce kendini gözetmeli. Dolayısıyla ben de öykülerimde “ne dedimse kendime dedim” diyorum en başta. Bu samimiyet ise bu şekilde olduğu müddetçe, yitmiyor.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Dünya’daki her şey insanla irtibatlı. İnsanla irtibatlı olan her ne varsa öykünün kendisi. Fakat bunun bir anlatıya dönüşüp dönüşmeyeceğine en başta yazar karar vermeli. Kimi okuyucu için anlam ifade etmeyecek bir şeyi de pekâlâ yazar öyküsüne malzeme edebilir. Bunun da elbette taliplisi bulunabilir. Biz okuduğumuz kitaplardaki, izlediğimiz filmlerdeki hikayeleri çoğunlukla kendimiz yaşama şansı bulamayacağımızdan ilgi çekici buluruz. Tüm bunlar, insanın ve yaşamın büyüklüğünü gösteriyor her seferinde. Hatta şunu da peşinen söylemeliyim ki her şey öykünün malzemesi olabilir fakat öykünün tanıklığının yetmediği anlar da var. Ölçüt şu olmalı belki de, metnin kendisini yücelttiği değil de o malzemeyi yontarak, aklımızın parlattığı bir hâle bürünmesi… Yoksa dünyada yeteri kadar metin var. Hatıralarımızdan yola çıkarak yazılan metinlerin bu nedenlerden ötürü mesela riskli tarafları vardır. Bizim zihnimizde mevcut olanların kurguda eksiklikleri bulunabilir. Günümüzde öykü yazarları -belki ben de dâhil olmak üzere- şu kolaycılığa kaçıyor: Bilgiye doymuş bir dünyada, en bilinmez tarafları kendi hayatlarında bulmak… Dolayısıyla çoğu anlatıdaki bilinmezlikler okuyucuya matah bir şey olarak sunuluyor. Künhüne2 vakıf olunamayacak derecede sunulanlar, metne gizemli bir hava katarak, bize o öykü için “Çok iyi,” dedirtebiliyor. Bütün bunları ele aldığımızda öykünün sınırları ortaya çıkıyor. Yazan için olmasa da okuyanlar için hep bir eşik var. Ben, beni eşikte bekleten öykülerden pek hoşlanmıyorum bu manada.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Son iki yüzyıldır modernite ve uzantıları ile ortaya çıkan görünümler insanın hayatına anlam verme girişimini de derinden etkiledi ve “yeni anlamlar” ortaya çıktı. “Soyut sistemler” olarak tabir edilen modern toplum kurumlarının başında modern öncesi olarak tabir edilen dönemden farklı olarak, nesne ya da olayların sürekliliğine dayalı yeni bir “güven” duygusu inşa edildi. İnsanın varoluşsal problemine dayalı olarak ileri sürdüğü uyum çabası, günümüzde soyut sistemler ve ortaya çıkardığı kurumlar aracılığı ile gerçekleşmeye devam ediyor. Yine bu uyum çabası içinde insan “araçsal aklı” ile beraber doğayı yeniden anlamlandırma ihtiyacı içinde giriyor. Bu bağlamda kullanılacak enstrümanlar da doğadan kopuk ya da üretim boyutu “indirgenmiş” olarak ortada… Postmodernitenin ortaya çıkışıyla ve doğa-insan etkileşiminin çeşitlenmesiyle, meta anlatılar oldukça çoğaldı bence. Hayali evren kurgularıyla beraber insana bazı teklifler sunuldu. Gerçekliğin yerine başka şeyler koyuldu ve hatta bu dayatıldı. Bu dayatmayla beraber hâkim kültürde “ilerlemeci bakışın” açtığı gedikler büyüyor. Popüler kültürden bahsetmeye gerek yok zaten… Şimdi sürekli tartışılan, denenen şeyler öyküde modern ve postmodern unsurların nasıl bulunması gerektiği. Günümüzde meta üzerinden soluklaştırılan ilişkiler, gerçeküstü bir dünya perspektifi ile zihni olarak bireyleri atomize ederken, beri taraftan insan bu çıkmazla beraber yeni yönelişlerini sürdürmeye devam ediyor. Doğadan beklenen “anlık etki” bizim metinlerimize de yansıyor. Dolayısıyla metinler ele alınan hangi konu varsa her biri bu durumdan etkileniyor. Tek tek örnek vermek güç. Modernite ve devamındaki süreçle beraber inşa edilen yeni toplumsal yapı, insanı “her şeye kadir bir varlığa” dönüştürdü. Sanat da bir bakıma asıl olandan uzaklaşıp araçların amaç kılınmasına sebep oldu. Belki de “öykü patlamasını” böyle yorumlamalıyız.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öykünün çok büyük bir yükseliş yaşadığı bilinen bir gerçek. Ben bu durumu aslında hikâyesizliğe bağlıyorum. Önceki cevaptan da devam edersek, dünyada din yerine sanatın ikame edilişi gibi bir durum da söz konusu. Son dönemlerde görülen, özellikle basılı yayın alanında yaşanan bir üretim bolluğu beraberinde çok fazla niteliksiz “metalar” oluşturdu. Kültürel mecralarda da yaşanan bu bolluk, gerçekleştirilen hangi faaliyet varsa hepsini “event” seviyesine indirgedi. Bu bağlamda esasında yazının, kültürel etkinliğin ya da adı her ne ise tüm üretimlerin insanın birer “yaslanma” aracına dönüştüğünü biliyoruz. Buradaki yaslanma bir tutamaç olmaktan ziyade, bir araçsallaştırma. Bunun ötesinde varoluş kaygıları ile de ortaya çıkan, birer “görülme” mecrası… İyi niyetlerle çıkılan yollar sonunda hezeyana dönüşüyor. Faaliyetler ya da üretimler bireysel veya kurumsal, hangi elden çıkarsa çıksın faydacılığı kişisel tatminlerin ötesinde konumlandırılmalı. Bu bağlamda usulden kopuşa tanık olduğumuz son yüzyılın atomize edici sürükleyişi, yukarda sayılanları da küçülttü, anlamsızlaştırdı. Üst perdede olup biten, toplumsal manada insanları umutsuzluğa sevk eden görünümler ve akabinde var olan kişisel yalnızlıklar kapatılmaya çalışılıyor. Bu noktada bize ait olanın tedavüle sunuluşunda da problemler ortaya çıkıyor. Her şey biçimsel değerinde kabul görüyor. Fakat bu ülkenin mayasında olan değerler vücut bulduğu sanatsal görünümlerde yeniden ele alınmalı. İncelikli işlenmeli. İnceliği yitirişimizden bu yana, kaba saba olan, absürt duran her şeyin birer “anlam içerdiği” yalanı ile yaşıyoruz. İşin burasında elbette kültürel mecraların yapı taşları tüm kurum ya da oluşumlar, yeni bir şey söyleme ya da “tarz” ortaya koyma yarışından vazgeçip olan biten -bitirilen- aklımızı yeniden inşa etmeli.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Bakıldığı zaman bu tarz ortamlardan nadiren de olsa güzel işler çıkabiliyor. Bence yazıya olan inanılmaz bir ilginin, bir talebin sonucu yazı atölyeleri. İnsanın varlığını ortaya koyma biçimleri günümüzde oldukça daralmış durumda. Ve kendini yazı ile ifade etmek isteyenler için tüm bu ortamlar birer imkân. Elbette “atölye” kelimesini duyunca ister istemez bir refleks gösteriyoruz. Hazır, şablon birtakım adımlarla bu işin kotarılamayacağına dair inancımızdan dolayı bu düşüncemiz de. Zira hangi işte olursa olsun “hızlandırılmış” süreçlerin, insanı bir yere taşıyamayacağı, taşısa bile çiğ olacağını belirtmek gerek sanırım. Fakat bunu “imkân” kısmıyla ele alırsak, iyi bir yazarlığın olmazsa olmaz süreci olan “okuma” kısmına yine de bir faydası var bu tip ortamların. Birtakım okuma yollarını da açabiliyor.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Metnin metni doğurması gibi bir durum söz konusu. Daha çok biz artık metinlerden besleniyoruz. Bu da kendi içerisinde bir döngüye dönüşüyor. Her şeyden çok ama bir şey de yok gibi. Bence biçim ve anlatı ilişkisinin sorunlarından ziyade en temelde bunun üzerinde durulması gerekiyor.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Anlatma ihtiyacı yazının icadından önce sözle ve şekillerle vücut buldu. Sözlü kültürden yazılı kültüre geçerken anlatı geleneği form değişikliğine uğradı. Sözün kaynağı olan birey, dil aracını metin biçimleri ile şekillendirdi. Sözlü ve yazılı gelenekteki rağbeti, yapıtı meydana getirdikten sonra takip etme imkânı yokken, artık günümüzde internetle beraber bu rağbet “anbean” ölçülebiliyor. Anlatı artık sanki anın eseri gibi… Örneğin sosyal medyada canlı yayın açma imkânı, anlatının “anbean” talebini inşa etmiştir. Bu talebe zemin olan bazı sosyal, psikolojik ya da diğer tüm nedenleri ayrı ayrı ele almak gerekiyor. Bundan öykünün etkilenmemesi mümkün değil. Artık yazılan öyküleri insanlar dinlemek de istiyor. Gördüğümüze inanmanın önüne geçen şeyler var artık. Bu tarafından bakıldığında okuru böylesi bir iklime sokan sosyal medya, ister istemez yazarı da o forma sokuyor. Daha sloganik cümleler kurma isteğini kışkırtıyor. Kısa yazmak, imkânı olduğu halde metni derinliğe uzatacak kelimeleri istem dışı kullanmıyor yazarlar. Kitabı okudum ve sosyal medyada paylaşacak tek bir cümle bulamadım diyen insanlar var artık.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Öykü huzur limanı gibi. Kendinden menkul böyle bir iklimi var. Bu iklimi bilen tüm öykücüler birbirini beslediklerini de biliyor bence. Bir kavga tanımlamasına girebilecek her şeyden beriler o nedenle de. Elbette bu sorunun şairler için çok daha uzun cevapları olabilir. Bu hâli yaşamadığım için üzerine söylenebilecek pek fazla bir şey de bulamıyorum ben kendi adıma.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Öykü metninin çeşitli formları için bu ayrımlar yapılıyor. Bir tür belirlenmek zorunda değil fakat bu tanımlamalar daha ziyade sanki yazılan metinlere bir pasaport oluşturmak adına var gibiler. Yani minimal öyküler üzerine mesela oldukça sık tartışmalar yaşanıyor. Böyle bir adlandırma olmasaydı belki o tarzda bu kadar “kolaycılıkla” yazılan metin de üretilmeyecekti.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

“Asla yazmam,” dediğim öyküleri düşünmekten ziyade, yazacağım öykülere odaklanıyorum. Dolayısıyla asla oluşturmam dediğim karakter problemi de ortadan kalkıyor. Yine de insan her halükarda seçer. Hangi işi yaparsa yapsın. Bir öykü karakteri oluştururken de bu böyledir. İnsan kendine yakın olanları seçer. Bu böyle gözükmese bile, yazarın çok, çok uzağında dursa bile karakter, yine de yazarın kendi içinde çatıştığı bir meseleyi halletmek adınadır yine de o karakter seçimi. Sanırım çoğu öykücü için de durum böyle.

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Bunu biraz yazının dışına çıkarak cevaplamak istiyorum. Sinemayı çok çok önemsemiş biri olarak, hatta sinemayı edebiyattan daha çok önemsiyorum itirafında da bulunarak, “budur” dediğim o kadar çok film var ki. Hepsi bizi olduğumuz yerden havaya kaldırıp hikâyenin, gerçeğin, yani hayatın tam ortasına oturtuyor. Elbette kitaplar için de aynı cümleleri kurabiliriz fakat “eser” kelimesi beni doğrudan filmlerle havale ediyor. Zira yazıyla ne kadar hüner gösterirsek gösterelim, tek bir elementten ortaya çıkıyor ne çıkıyorsa. Fakat sinema birçok elementi bir araya getiriyor. Bunları ahenkli kılmak, hepsinden yeni, özgün bir perspektif ortaya koymak çok daha muazzam bir durum. Mesela Bir Zamanlar Anadolu’daki öykü inanılmaz derin. Böyle bir film yapamayacak olsam da böylesi bir senaryoya yaklaşacak bir öykü yazmak isterdim.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

İyiyi bulmak adına her şeye temas etmek gerekiyor. Kendi okuma keyfimizi bize bulduracak olan da budur. Ben ayırt etmeksizin her öyküyü okuyorum. Beni hem bir okur olarak hem de yazar olarak oldukça besliyor. Bir şiiri okuduğumuz an bizi her an nakavt edebilirken öykünün bu süresi oldukça uzun. Bazen okuduktan epey bir zaman sonra bile bu etkisi ortaya çıkabilir. Bu zamana yayılan bir durum. O nedenle tüm öykülere şans verilmeli. Zira henüz kendi öykümüzün yolculuğu da bitmiş değil. Fakat kendimin dışında çok daha teknik bir cevap verecek olursam, iyi bir öykünün bizi ilk paragrafta yakalamasını bekliyoruz istemsiz olarak. Bazen yazar bizi bu ilk paragrafta yakalayamayabilir fakat okurun da öyküyle derinleşmek adına bir çabası olmalı. Elbette metnin tamamı çok kötüyse yapacak bir şey de yok.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Hepimizin değişmeyen, ortak çok temel insani değerleri var. Bunu olabildiğince elde tutma gayreti gösterirsek, okurla bütünleşebiliriz. Kendim okumayacağım öyküleri bir başkasına sunamam. Elbette çok spesifik değerlendirmelerimiz olsa da, “iyi” ortaktır. Bu iyiyi arıyorum. Bir şey benim için iyiyse okur için de iyi olmasını umuyorum.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Geçenlerde Marguerite Duras’ın bir sözüne denk geldim. Şöyle söylüyor: “İnsan, ne yazacağını bilebilseydi hiçbir şey yazmazdı. O zahmete değecek bir şey olmazdı bu. Yazmak, insan yazsaydı ne yazardı, bunu öğrenme çabasıdır. Ancak yazdıktan sonra öğrenebiliriz bunu.” Hep denilir ki “İnsan en çok kendi okumak istediklerini yazar,” Bir nedenim varsa benim için de bu olsa gerek. Duras’ın sözüne bakıldığında ise öykü ya da başka türler için de herkese bu hak düşüyor.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Belki bu üçer tane kitap önerisi için çok fazla kombinasyonumuz vardır dönem dönem değişen. Fakat son zamanlarda okuduklarımı zikredersem;

Ahmet Sarı – Kendi İmdadına da Koşup Gelen Hızır,

İlhan Durusel – Defterdar,

Betül Ok – Olmayan Şeyler Yüzünden;

Carys Davies – Kuytu,

Mustafa Mestur – Mümkün Olanın En İyisi,

Muhammed Rıza Serşar – Dizleri Üzerinde Yaşayanlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir